🌟 Ve Inneke Le Ala Hulukin Azim

KM0vBDt. ŞAN-I MUHAMMEDİ ALEYHİSSELAM VE ONUNLA İLGİLİ KUTSAL, YÜCE AYETLERPeygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselam Efendimiz'in üstün ve mukaddes vasıflarını açıklayan Kur'an'ı Kerimde'ki 1418 Şanlı Ayetleri dikkatlerinize ayetleri dikkatle okursanız Allah Katındaki Yüce Şanını görecek ve Şan-ı Muhammedi'nin önünde tazimle eğileceksiniz. Şah-ı Risalet Efendimiz, öyle söylendiği gibi “sadece bir tebliğci” değildir. Onun Yüce Şanını açıklayan ayetler apaçık ortadadır. Fahri Alem Efendimiz hakkında Allahü Taâla “üsvetün hasenetün” , “Vema erselnake illa rahmete’n li’l alemin – Seni Alemlere rahmet olarak gönderdim” Enbiya, 107 ayrıca bir Hadis-i Kutside de “Muhammedi Vechimin- Yüzümün nurundan yarattım” buyurmaktadır. KaynakAbdül Kadir Geylani Hazretlerinin Sırrül Esrar kitabı Vechi, kendisi demektir. Yani “Zatımın nurundan yarattım” demektedir. Ayrıca en güzel ve ahlak-ı hamidiyenin öğülmüş ahlakların sahibi olduğunu da "Ve inneke le' alâ hulukin azim-Muhakkak ya Muhammed sen çok büyük bir ahlak üzeresin" ayeti bildirmektedir. Bu ayetin "senin yaratılışın çok büyüktür"anlamıda vardır. Kalem, 4Şimdi bu üç kutsal, ilahi görüş Şan-ı Muhammedi’yi apaçık belirtmektedir. Şöyle kiAllahu Taâla “üsvetün hasenetün” demekle ; “Hz. Muhammedde en güzel, en yüce sıfatlar- nitelikler vardır” buyurmaktadır. “Seni âlemlere rahmet olarak gönderdim” ayeti ise bize Hz. Muhammed’in “Allah’ın Rahmeti” olduğunu açıklamaktadır. Allah’ın rahmetinden daha yüce bir şey yoktur, olamaz. Çünkü Allah’ın rahmetine-acımasına bütün yaratıklar muhtaçtır. Yani O Rahman olan Allah’ın “Rahmet” sıfatıdır. Peygamberimiz Allah’ın “rahmet- acıma” sıfatıdır. Çünkü bu ayetle Allah apaçık “Sen Benim Rahmetimsin” buyuruyor ve “Sen Benim Yüzümün Nurusun” Efendimiz “Ben Allah’tanım ve Müminler de bendendir”demiştir. Sırrül Esrar, sayfa 70-75, Abdülkadir Geylani Hazretleri Şimdi, bu hadis Resulullahın Allah’ın ilk ruhu- ilk belirtisi olduğunun da Ali Efendimiz ile ilgili Hadislerde ise Hz. Muhammed “Ali benden, ben de Ali’denim” buyurmaktadır. Hz. Peygamberin Dilinden Dört Halifesi, Sayfa 244, 247, 255 Öyleyse bu İlk Ruh’a “Hz. Ali” de ey kardeşlerim, bu ayetler ve sunduğumuz 1418 ayet Hz. Resulullahın yüce sıfatlarını- vasıflarını-niteliklerini, Onun diğer insanlardan bu sıfatlarıyla çok üstün olduğunu, bu sıfatlar karşısında hiçbir zaman kendimizi Ona benzetemeyeceğimizi bildirmektedir. Bu ayetler Onun sadece insan olarak beşeri yönüyle bize benzediğini, Onda çok kutsal sıfatlar bulunduğunu vurgulamaktadır. Şanı Muhammedi’nin evrende Güneş gibi olduğunu, Ona hiç kimsenin benzeyemeyeceğini, onun yanında diğerlerinin ancak yıldızlar gibi olduğunu bilmenizi Taâla Kur’an’da bir güneş için “sirac- çok keskin, göz kamaştırıcı ışık”, bir de sadece Hz. Muhammed Aleyhisselam için “sirac” kelimelerini Kur’an da Güneşin bir adı da “sirac”, Hz. Muhammed’in bir adı da “sirac”dır. Sure-i Ahzab 46. ayette aynen şöyle yazılıdır “Ya eyyühennebiy! inna erselnake şahiden ve mübeşşiren ve nezira, ve da’iyen ilallahi, bi’iznihi ve siracen müniyra- Ya Nebi Muhammed Seni, şahid, mübeşşir, ve nezir olarak Allah’ın izniyle Allah’a davet edici olarak ve nur saçan sirac-keskin ışık olarak gönderdim.” Rabbimiz bu ayette Peygamberimizin “sirac” olduğunu buyurmaktadır ki Allah güneşe de “sirac” demektedir. Yani Hz. Muhammed evrende güneştir. Diğer Peygamberler, Veliler, İyi insanlar da onun yanında yıldızlar gibidir. Yani O Peygamber Efendimiz “nur saçan güneş”tir ve bu, Kur’an ile sabittir. Ayrıca “şahit” dir buyurmakla “Sen Allah’ı gören ve gözetensin” buyurmaktadır. Çünkü şahit, gören ve gözeten anlamındadır. Yani Oaynı zamanda bizi gözetmektedir, gözeticimiz-koruyanımızdır, şefaatçımızdır. Zaten, Sure-i Tevbe de bir ayette “ Sellu Aleyhim inne salateke sekenün lehüm- Sen onlara müminlere dua et, selat et, senin selatın duan onlar için sekinedir.” buyurmaktadır. Sekine, onlara huzur verir, rahat verir. Onları huzura rahata kavuşturur. İmanlarını arttırır- kuvvetlendirir ayet de Peygamberimizin duasının Allah tarafından kabul edildiğini gösterir. Sure-i Muhammed’de “Falem ennehu; La ilahe illallah vestağfir lizenbike ve lil Müminine vel müminat-Bil ki Ya Muhammed Hu-O- Allah’tan başka ilah yoktur. Kendin için de, mümin erkekler ve mümin kadınlar için de istiğfar et. Allah’tan mağfiret-bağışlama dile” Muhammed, 19 buyurmakla müminler için “dua etmesini ve bağış dilemesini” istemektedir. Bu ayetler de Allahu Taâla’nın Peygamberimize şefaat etmesi için izin verdiğini apaçık bütün insanlar ve bütün mahlukat minnettardır. Sevgimiz, selamımız, şükranımız Onun üzerine konuda en son sözümüz o ki, Rabbımız Allah “Vema sahibikun bi mecnun – Ey Müminler sahibiniz Muhammed mecnun-deli değildir.” Tekvir, 22 Ayrıca sizin incinmeniz Peygambere ağır gelmektedir. Ve O size müminlere çok düşkündür. Ve Müminlere rauf ve rahimdir. “Rauf”, insanın içine ilham ederek onu esirgeyen; “Rahim”, çok acıyan demektir. Ve bu iki isim Rauf ve rahim Allahu Taâla’nın sıfatlarıdır. Allah’a ait sıfatlardır. Ama Allah, Hz. Muhammed’in “rauf ve rahim” olduğunu bize söylemektedir. Sure-i Tevbe, 128-129“Ayrıca O size Allah’ın kelamını Kur’an’ı okur, sizi tezkiye eder içinizdeki fücuru giderip sizi paklar, size Kitabı, hikmeti ve Peygamberliğin ne demek olduğunu öğretir. Sizin bilmediklerinizi size öğretir” ayetleri vardır.Bakara 151-Cuma 2Öyleyse Hz. Muhammed Müminlerin sahibidir. Sahip; “ardında duran onları maddi manevi koruyan, kol kanat gerip sahiplik eden” anlamınadır. Bu durumda, bu ayetler doğrultusunda, Peygamberimiz, Efendimiz Hz. Muhammed bizim sahibimizdir, O asla deli değildir. O diğer akıllar karşısında güneş gibidir. Külli-bütüncül akıldır, külli-bütüncül ruhtur. Bütün akılların beşerin Seyyidi-Efendisi Cenab-ı Muhammede’e ancak kendini bilmez, münkir, inkarcı Ebu Cehiller, münafık- gizli kafir Ebu Süfyanlar deli derler. Kur’an’ı okuyupta bir zerre aklı ve izanı olanlar, insafı olanlar asla Hz. Muhammed’e deli diyemezler. O Şanı yüce Muhammed bizim sahibimiz, koruyucumuz, şefiimiz ve müzekkimiz- paklayıcımız, muallimimiz- öğretmenimiz, bize bilmediklerimizi öğreten, irşad eden Mürşidimizdir. İlham yoluyla bizi esirgeyen, bize Allah Peygamberimiz için “Ve inneke le tehdi ilâ sıratın müstakim ilâ…Şura 52- Ya Muhammed muhakkak Sen insanları ve müminleri doğru yola ihda edicisin. Yani “hidayet” edicisin. O doğru yol ki göklerin ve yerin mülkü kendinin olan Allah’ın yoludur. İşte bu Allah’ın yoluna hidayet ederek götürürsün”.Şura, 52 Bu ayete göre Allah Peygambere hidayet yetkisi vermiş oluyor. Yalnız bir farkla ki, Hz. Muhammed bir kimseyi sevse bile Ebu Leheb gibi ki Hz. Muhammed Ebu Leheb’i de severdi hatta “Tebbet yeda ebi Lehebin” suresini sık sık okuyanlara veya birine “Kur’an’da başka sure kalmadı mı da bunu okuyorsunuz” demiştir. Münafıklar, Emevi taraftarları, bunun yerine Ebu Talib’i koymuşlardır. Ebu Talib’in Peygamberin hamisi olduğu, ölünceye kadar onu koruduğu sabittir. Allah Peygamber’e yardım eden, Peygamberi koruyan birine hidayet etmeyecekte, Peygambere ve müminlere Mekke’nin Fetih Gününe kadar zulmeden, işkence yapan, küfreden, söven, hakaret eden, hatta Mekke’den çıkaran zalim Ebu Süfyan ve zalim ailesine ve emsaline mi hidayet edecek? İşte bunlar Hz. Ali aleyhtarıdırlar. Hz Ali’yi direkt kötülemiyorlar, babası, Peygamberin amcası ve hamisi Ebu Talibi kötülemek yoluyla Hz. Ali ve Haşimileri kötülemek istiyorlar. Nerdeki Haşim ailesinden bir tane günahkar çıksa, onunla bütün o müttaki Haşim ailesini kötülemek isterler.. ve “inne ekremeküm indallahi etkaküm“ ayetini kullanırlar. Yani “Allah’ın yanında müttakiler şereflidir- kerimdir.” Bir defa Hz. Ali müttakilerin imamıdır. İlmin kapusudur. Muttaki olmak için haşyet sahibi olmak lâzımdır. Haşyet ise ilimle olur. İlim ise zahir batın ilimlere vakıf ilme ermeyenler haşyet sahibi olamazlar. Onlara “zahiri Alimler” denir. “Maneviyatı bilmeyen âlimler” yani “fıkıh bilginleri” Ali ulemanın reisidir, piridir, mürşididir, imamıdır. Bunu bütün bilginler kabul etmişlerdir. Onun içiin de ona“keremellahu vechehu” buyurulmuştur. Allah, onun yüzünü şerefli kıldı. Arapcada “veche” bir kimsenin zatı için Allah Hz. Ali’yi şerefli kılmıştır. Bu söz, hiçbir Ashap ve Evliya için kullanılmamıştır. Bütün büyük Tasavvufcular ve müttakiler genellikle zürriyet-i Muhammed ve zürriyet-i Ali’ selamı onların üzerine hidayet konusunda bir şey var; Hz. Muhammed, Enbiyalar, Evliyalar kendileri istese de, o istedikleri sevdikleri de olsa, ki bu sevdikleri akrabaları , arkadaşları olsa dahi, o insanlar iman etmek istemedikçe, hak yolu istemedikçe onlara hidayet edemezler. Şefaat edemezler. Çünkü Allah galip olur, engel olur. Allah galiptir. Yalnız bir insan, kendisi gelip, Hz. Muhammed’den, Peygamberlerden ve Evliyalardan hak yolu talep ederse, işte o zaman onlara hidayet ederler. Onlara ilham ederler, onları esirgerler, onlara acırlar, onlara sahiplik ederler, onları irşad ederler. İşte “Muhakkak ya Muhammed sen doğru yola hidayet edicisin” ayeti bunun Hakkı istemeyene Peygamber hidayet hakkı isteyene, sevene, yönelene Hz. Muhammed hidayet eder. Bu ayetle hani Allah’tan başka hidayet edici yoktu? Bu ayet neyi gösteriyor? Hani içlerine ilham edici, onları esirgeyici, insanlara acıyıcı, insanlara dua edici yani şefaat edici, insanlar için Allah’tan mağfiret- bağışlanmalarını dileyici, sahiplik edici, tezkiye edici, muallimlik edici, öğretmenlik edici, kimse yok idi?Bu yukarıdaki ayet ve hadislerle açıkladığımız gerçekleri nasıl inkar edecekler? Ve “Allah ile kul arasına kimse giremez” diye Allah’ın Peygamberlerini bertaraf edecekler… El insaf bu saydıklarımız Şanı Muhammedi’nin yüce ve mukaddes içinde Güneş ve Ay ne ise iç alemde Ruh-u Azam Muhammed Aleyhisselam odur ve Şahi Velayet, İlmin Kapısı Hz. Ali Efendimiz Ay gibidir. Diğer Peygamberler, Veliler ve Peygambere ilk inanan gerçek Ashaplar Yıldızlar RİSALET CENAB-I MUHAMMED, ŞAH-I VELAYET Hz. ALİ, PEYGAMBERLER VE VELİLER YANİ İNSAN-I KÂMİL “İLAH” DEĞİLDİR ANCAK “İLAHİ VASIFLAR” TAŞIRLAR. ONUN İÇİN İNSAN-I KÂMİLE “EY HAZRET-İ İNSAN” DİYORUZ VE ÖNÜNDE MUHABBETLE ve son Peygamber “Hz. Muhammed”dir. O mukaddes Peygamber ki O “Ruh-u Azam”dır, “Ruh-u Evvel”dir. Bizim sevgili Nebimizdir, şefiimizdir, kurtarıcımızdır. Velimiz, Mürşidimiz Pirimiz ise şanı yüce Hz. Ali’dir. Onun için diyoruz ki“Aman ya Nebimiz Muhammed, meded ya Velimiz, Mürşidimiz Ali”Sallu alâ Muhammed Sallu alâ Ali….Kâzım Yardımcı Adıyaman'lı31 Ekim 2004 FELAK SURESİ De ki Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe Deki? Neyi demeli, iletmeli, anlatmalı. Kime söylemeli, neyi, nasıl, ne zaman, nerede, niçin, hangi usulle anlatmalı. Anlamayan anlatamaz. Kişi, söyleneni, yani Kuranı düşünmeli, anlamalı, yaşamalı, içselleştirmeli ki aktarabilsin. Bu, ikra emrine benzemektedir. İkra veya gul/deki; okumak, anlamak, ibret almak, yaşamak ve anlatmaktır. Deki, sadece söylemek değil, yaşamaktır, yapmaktır. Deki, soranlara söylemektir/anlatmaktır, gerek duyanlara izah etmektir, tüm insanlığa ilan etmektir. Sığınmak, bir ortamdan/halden, şartlardan, kurallardan kaçınıp, başka bir ortama/duruma, şartlara, kurallara iltica etmektir. Ortamı başkalaştırmaktır. Değişimdir, dönüşümdür. Başka bir deyişle insanı sarmalayan kuralları, şartları bilinçli olarak değiştirmektir. Ayartılardan kaçınıp, Allah’a Kurana iltica etmektir. Hayatı değiştirmektir. Nitekim 7/200 Ne zaman şeytândan bir kötü düşünce seni dürtüklerse, Allah'a sığın; çünkü O, işitendir, bilendir. Ayetinde, kötü düşünceden kaçınıp Allah’a sığınmak, yani o konudaki ayartılardan uzaklaşıp Kuranın ilke ve ölçülerine uymak gerektiği vurgulanmaktadır. Felahın Rabbine sığınmak, her türlü konumdan, şerden, olumsuzluktan sıyırıp, aydınlığa, nura, huzur ve mutluluğa, cennete ulaştıran Rabbin terbiyesine girmektir. Hayata rehber, nur olarak indirilmiş olan vahye uygun yaşamaktır. Yoksa, karanlıklara, ahlaksızlığa, cehalete, dış ve iç pohpohlanmaya, neffesatil fil ukadlara, bağımlısı esiri olunanlara, hasetçilere değil, bunlardan sıyırıp çıkaran Rabbe sığınılması gerekmektedir. Rabbe sığınmak, Onun Vahyine uymaktır. Kuran ölçüsünü rehber edinmektir. Sorunlarla/ayartılarla karşılaşınca yine bunlardan, Kurana iltica edip Allah’tan yardım almaktır. Sadece Allah’tan, Kurandan yardım, ölçü, ilke ölçülerine göre yeniden yapılanmaktır. Değişmektir. Kuran ahlakına dönüşmektir. Kuranı Kerimi ve kitabı kainatı okumak, anlamak, ders çıkarmak ve bunları yaşamaktır. Sadece Kurandan yardım, ölçü, ilke almak ve ona göre davranmaktır. Allah’a güvenmek, bağlanmak ve öğretisine uygun yaşamaktır. 1/5 İyyake na'budu ve iyyake nesteîn. Ancak sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz! İlkesini hayatlaştırmaktır. İlk sure olan Fatihadan Nas suresine kadar her türlü misalle, döndürüp döndürüp, ayrıntılarla, noksan bırakmaksızın, apaçık anlatılan vahye, vahyin ilke ve ölçülerine uygun yaşam sürmektir. Sorunlarla karşılaşınca yine Allah’tan, Kurandan yardım almaktır. Kuran ölçülerine en zirve manaya evrensel ilkesine göre yeniden yapılanmaktır. Sadece Allah’tan, Kurandan yardım, ölçü, ilke almaktır. Her türlü misalle, döndürüp döndürüp, ayrıntılarla, noksan bırakmaksızın, apaçık anlatılan vahye, vahyin ilke ve ölçülerine uygun yaşam sürmektir. Kimden sığınılmalıdır İnsanın iç ve dış alemindeki veya toplumdaki, ins ve cins, yani görünür görünmez tüm ayartılardan, tüm şerlerden, cehaletten, ahlaksızlıktan, etki ve baskı altına alan bağlardan, tutkulardan, hasetlerden cehennem gibi yaşamdan kaçınıp, Kuran ölçülerine iltica etmektir/sığınmaktır/bağlanmaktır. Doğru ve güzel olana kilitlenip, tüm ayartıları aşıp, bu yolda çabalamaya devam etmektir. Şöyle ki Yarattığı şeylerin şerrinden, Halak ne anlamda kullanılmıştır. 68/4 Ve inneke le'ala hulukin 'azîm. Ve sen, büyük bir ahlâk üzerindesin, ayeti uyarınca halak ahlaktır; ma halak da ahlaksızlık olarak da anlaşılmaktadır. Halak; o varlığın ahlakı, yaratılışı, amacı, yaşam programı gibi geniş anlamda ele alınmaktadır. Yerin göğün halakı denildiğinde, bunların yaratılışlarını, hareketlerini, programlarını, amaçlarını kapsayan bir hal ve hareketler bütünü anlaşılmaktadır. Bu nedenle, yaratılış amacı dışındaki hallerin oluşturduğu tüm ahlaksızlıktan uzak durulmalıdır. Şerre, Kuran dışı ahlaka ve yaşama yönlendiren tüm etkilerden, ayartılardan, melekelerden, ahlaksızlıktan Kuran terbiyesine iltica edip sığınılmalıdır. Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden Gece şer olarak alınabilir mi? 6/96 Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran O'dur. Geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı vakitlerin bilinmesi için birer hesap ölçüsü yapmıştır. Bu, o üstün ve bilenAllâhın takdiridir. 25/47 O, geceyi sizin için elbise, uykuyu dinlenme, gündüzü de kalkıp çalışma zamanı yaptı. benzeri ayetler uyarınca gece maddi anlamda şer olamaz. Bu nedenle gece/karanlık/karanlığın kaplamasından amaç, cehaletten, bilgisizlikten, yobazlıktan, atalar dinine ve geleneklere körü körüne bağlanmaktan kaynaklanan yani her türlü Kurana aykırı halden doğan karanlıktan/şerden bahsederek Kuran öğretisine ve ölçülerine teslim olmayı anlatmaktadır. Düğümlere üfleyip tüküren büyücü kadınların şerrinden, Akla, kalbe, düşüncelere yapılan üfürmelerden/uydurmalardan, etkilemelerden, baskı ve tehditlerden kaçınıp Kurana, Allah’a sığınmayı, Kuran ilkelerine bağlanmayı açıklamaktadır. Ayette büyücülerden veya büyücü kadınlardan değil, adeta büyülenecek kadar etki altında kalarak iradesini kullanmamaktan doğan şerden bahsedilmektedir. Zira, Kuranda 20/69 Çünkü onların yaptıkları, bir büyücünün/sahirin hilesidir. Büyücü/sahir de nereye varsa iflâh olmaz!" 23/89 "Her şeyin yönetimi Allah'a âittir" diyecekler. "O halde nasıl büyüleniyorsunuz?" de. 15/15 Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir topluluğuz," derlerdi. ayetiyle, bunların bir hile, aldatma, göz boyama ve etkileme olduğu vurgulanmaktadır. Neffâsâti fil ugad, insanlar ile Kuran arasına giren ve aklını, düşüncesini iptal eden, onu tesir altında bırakan, üzerinde nüfus ve etki oluşturan, tutsak ve bağımlı kılan maddi veya manevi, tüm his, düşünce, inanç, kabullenim ve yargılardır ki, bunlardan sıyrılıp Kuran deryasına girmektir. Tekasür ve Hümeze Sürelerinde açıklanan, uğruna ölesiye koşturduğu, yaşam amacı haline getirdiği, mal, mülk, makam, şöhret, benlik, ün, oyun, eğlence vb tüm unsurların etkisinden, bağımlılığından, tutkusundan, köleliğinden kurtulup, Kuran terbiyesine göre yaşam amaçlarını yeniden yapılandırmaktır. Yine, çoğulu nüfus ve cemaatler, gruplar anlamına da gelen nefese kelimesi bağlamında, insanların akıllarına ipotek koyan anlamazsınız, bilemezsiniz, siz kimsiniz, ne anlarsınız, ancak hoca efendiler bilir diyerek düşünme yeteneklerini iğdiş eden; Kuran ölçülerine vurmadan, akletmeden, düşünmeden, sorgulamadan, arka planını araştırmadan gurubun, cemaatin, efendi hazretlerinin vb söylevlerini, haktır ve doğrudur diyerek kabul etmeye zorlayanların, onları bağlayanların, tutsaklaştıranların şerrinden kaçınıp Kurana dönmek ve ikra yapmaktır. Yani, Kuranı Kerimi ve kitabı kainatı; okumak, anlamak, düşünmek, ibret almak yaşamak ve anlatmak suretiyle Allah’a sığınmaktır. Ve haset ettiği zaman hasetçinin şerrinden Allah'ın verdiği bir nimet ya da faziletin başkasında olmasına razı olmama ve o nimetlerin ondan alınması veya uzaklaştırılması amacıyla hareket eden hasetçilerin, tüm tuzaklarından ve ayartılarından yine Allah’a sığınmak, Kuranın rehberliğine uymaktır. Zira, aşağıdaki ayetlerde 2/105 Nankör olan bazı Kitap ehli kimseler de, müşrikler de size Rabbinizden bir hayır indirilmesini istemezler. Oysa Allâh, rahmetini dilediğine tahsis eder, Allâh, büyük lutuf sâhibidir. 2/109 Kitap sâhiplerinden çoğu, gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Allâh emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz Allâh, her şeye gücü yetendir. 4/54 Yoksa Allâh'ın, lutfundan insanlara verdiği yüzünden onları kıskanıyorlar mı? Oysa biz İbrâhim soyuna da Kitabı ve hikmeti vermiş ve onlara büyük bir mülk vermiştik. Açıklandığı üzere hasetçilerin hedefi insanı Kurandan uzaklaştırmaktır. Felak suresi, “icat edilmiş ve icat edeni esir alan korkuların terbiyesine dairdir M İslamoğlu”. “Yarattığı varlıkların, bastıran cehalet karanlığının, insan bedenini körelten müdahalelerin ve sonuçta bütün bunların asıl nedeni olan haset duygusunun şerrinden Allah’a sığınılmasını Okuyan”. “Müslümanların maruz bırakıldıkları işkenceler karşısında Allah’a sığınmalarını bildiren ve Allah’tan hangi konularda yardım istenmesi gerektiğini öğreten birer “Her türlü kötülükten ve serlerden Allah'a sığınılır S Ateş”. İnsanın tüm ayartılardan, ahlaksızlıktan, karanlık işlerden, her türlü cehaletten, aklını ve muhakemesini devre dışı bırakan her çeşit nüfus ve otoriteden, esaretten, tutkudan, bağımlılıktan, hayranlık veya büyülenmekten, etkilenmekten, bağlanmaktan, üyelikten, mensubiyetten, düğümlenmekten ve kurandan uzaklaştırmak isteyen hasetçiden, kıskançlıktan ancak kaçınmak suretiyle, tüm bunlardan yarıp çıkaran/kurtaran/Felak olan Rabbin terbiyesine iltica edip, Kuranın ölçü ve ilkelerine göre yaşamak gerektiği vurgulanmaktadır. ARAPÇASI OKUNUŞU YAKLAŞIK MEALİ ١١٣-١ قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ - Gul eûzu birabbil felag. - De ki Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe;١١٣-٢ مِنْ شَرِّ مَا - Min şerri mâ halag. - Yarattığı şeylerin şerrinden,١١٣-٣ وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا - Ve min şerri ğâsigın izâ vegab. - Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,١١٣-٤ وَمِنْ شَرِّ النَّفَّاثَاتِ فِى - Ve min şerrin neffâsâti fil - Düğümlere üfleyip tüküren büyücü kadınların şerrinden,١١٣-٥ وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا - Ve min şerri hâsidin izâ hased. - Ve hased ettiği zaman hasedcinin şerrinden. FELAK SURESİ ÇALIŞMA NOTLARI ١١٣-١قُلْ اَعُوذُ بِرَبِّ - Gul eûzu birabbil felag. - De ki Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe; Kul قُلْ Deki, demek, söylemek, buyurmak, anlatmak, içten söylemek, iftira etme, uydurma, nisbet etme, adlandırma, söz, görüş, inanç, akide, Rabb بِرَبِّ Terbiye eden, kemale erdiren, malik, seyyid, efendi, besleyen bakan, ilah, mabud. “Terbiye edip eğiten, yarattıklarını belirli bir programa uygun olarak bir takım hedeflere götüren, tekâmülü programlayıp yöneten” Felâk الْفَلَقِ Yarılıp çıkan bütün yaratıklar, tan, sabah, aydınlık, fecr, iki tepe arasındaki düzlük, suçluların hapishanede ayaklarına vurulan tomruk falaka, cehennem veya cehennemde bir kuyunun ismi, çanak dibinde kalan süt artığı, ekşiyip kesilmiş süt, subuh, enhar, mutlak yaratma, bütün mahlukatın içinde bulunduğu şeyi yırtarak çıkması, eksik ve muhtaç oluşuyla Rabb'e sığınma zorunluluğu. Yırtmak, yarmak en fazla kullanılan Felaq, zaten özünden yeni bir şeyin çıkmasına elverişli bir varlıktan yeni bir varlık çıkartmak anlamına gelirBŞErdeğer. Felak “şafağın aydınlığı” veya “yükselen şafak” terimi, çoğunlukla mecazî olarak “bir belirsizlik [dönemin]den sonra hakikatin ortaya çıkışı”nı anlatır Tâcu'l-ArûsMEsed. Eûzu اَعُوذُ Sığınmak, “bir başkasına iltica etmek, sığınmak” anlamına gelen “اعوذ - e’uzu” sözcüğü ile ifade edilmiştir. Bu sözcük “عوذ - avz” kökünden türemiştir. Kurân’da bu kökten türemiş “عذت - uztü, يعيذون - yeızune , فاستعذ - festeız” sözcükleri de aynı anlama gelmektedir. HYılmaz. Euzu /Sığınmayla ilgili ayetler 2/67 Mûsâ, kavmine "Allâh size bir inek kesmenizi emrediyor." demişti. "Bizimle alay mı ediyorsun?" dediler. "câhillerden olmaktan Allah'a sığınırım!" dedi. 3/36 Onu doğurunca Allâh onun ne doğurduğunu bilirken yine şöyle söyledi "Rabbim, onu kız doğurdum, erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytânın şerrinden sana ısmarlıyorum." 7/200 Ne zaman şeytândan bir kötü düşünce seni dürtüklerse, Allah'a sığın; çünkü O, işitendir, bilendir. 11/47 Nûh dedi ki "Rabbim, bilmediğim bir şeyi senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz, bana acımazsan ziyana uğrayanlardan olurum!" 12/23 Yûsuf'un, evinde kaldığı kadın, onun nefsinden murâd almak istedi ve kapıları kilitleyip "Haydi gelsene!" dedi Yûsuf "Allah'a sığınırım dedi, efendim bana güzel baktı. zâlimler iflâh olmazlar!" 12/79 "Eşyamızı yanında bulduğumuz kimseden başkasını almaktan Allah'a sığınırız, yoksa biz zulmedenler oluruz!" dedi. 16/98 Kur'ân, okumak istediğin zaman kovulmuş şeytândan Allah'a sığın. 19/18 Meryem dedi ki "Ben senden, çok esirgeyenAllâh'a sığınırım. Eğer Allah'tan korkuyorsan bana dokunma." 23/97 Ve de ki "Rabbim, şeytânların dürtüklemelerinden sana sığınırım." 23/98 "Ve onların yanıma uğramalarından sana sığınırım Rabbim." 40/27 Mûsâ dedi "Ben, hesap gününe inanmayan her kibirliden, benim de Rabbim sizin de Rabbinizolan Allâha sığındım." 40/56 Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allâh'ın âyetleri hakkında tartışanlar var ya, onların göğüslerinde, hiçbir zaman erişemeyecekleri bir büyüklük taslamaktan başka bir şey yoktur. Sen Allah'a sığın, çünkü işiten, gören O'dur. 41/36 Eğer şeytândan kötü bir düşünce, seni dürtecek olursa hemen Allâh'a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir. 44/20 "Ben, beni taşlayıp öldürmenizden, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allâh'a sığındım." 72/6 Doğrusu insanlardan bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı da onların şımarıklığını artırırlardı. 113/1 De ki Sığınırım ben, karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran Rabbe; 114/1 De ki "Sığınırım ben, insanların Rabbine. ١١٣-٢مِنْ شَرِّ مَا - Min şerri mâ halag. - Yarattığı şeylerin şerrinden, Şerr شَرِّ Şer, ayıp, kötülük, kıvılcım Halak خَلَقَ Bir şeyin ölçüsünü belirlemek, denkleme, ayarlama, takdir etme, tabiat, huy, mizaç, ahlak, ahlaklandırma, hilkat, şekil almak, değişmek, tasarlamak, kurmak, yaratmak, yapmak. “خلق - halq” sözcüğü Kur’ân’da sadece Allah’ın yaratması için kullanılmamıştır. Meselâ, Fecr sûresinin 8. âyetinde Rabbimiz “Ülkelerde benzeri yaratılmamış olan sütun sahibi İrem’e” demek sûretiyle Babil bahçelerini/kulelerini tanımlarken “لميخلق مثلها - lem yuhlaq mislüha [benzeri yaratılmamıştı]” ifadesini kullanmıştır. Bizler biliyoruz ki, İrem’i yapan, Kur’ân’daki ifadesiyle “halq” eden [yaratan] insanlardır. Bundan başka, Rabbimiz Âl-i Imran sûresinin 49. âyetinde “انّىاخلق لكم - enni ehlüqu leküm [sizin için yaratırım] …” ve Maide sûresinin 110. âyetinde “واذتخلق - ve iz tahlüqu mine’t-tîni [hani sen çamurdan yaratıyordun] …” diyerek yaratma sözcüğünü Îsâ Peygamber için, AnkEbût sûresinin 17. âyetinde “وتخلقونإفكا - ve tahlüqûne ifken [iftira yaratıyorsunuz] …” diyerek müşrikler için örnekler, “خلق - halq” sözcüğünün sadece Allah’a ait olan “yoktan var etme” eylemi için değil, terzinin kumaştan elbise yapması, marangozun keresteden dolap yapması gibi “bir nesneden başka bir şey yapma” veya “uydurma” gibi eylemler için de kullanıldığını Kur’an’da Yaratılış ile ilgili kavramlar Bülent Şahin ERDEĞERKur’an’daki yaratılışla ilgili kavramları inceleyelim. Kavramların Arapça’daki anlam alanlarını Kur’an kelime ve kavram sözlüğü olarak artık bir klasik halini alan Rağıb el-İsfehani’nin Müfredat’ını Dar’ul Kalem, Dimeşk referans alarak inceleyeceğiz0- İBD – ابداع Yoktan eşsiz Yaratmaİbda yoktan örneksiz yaratma demektir. Daha önce tasavvur edilmemiş, varolmayan bir şey’in var edilmesi anlamına gelen bu fiil sadece Allah’a mahsustur. Eşsizlik anlamına gelen “bedi” bu sıfır noktasından var etme kudretidir.“O semâları ve yeri yoktan var edendir…” En’am 6/101“Göklerin ve yerin yaratıcısı O’dur; bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol” der -ve o şey hemen oluverir”. Bakara 2/1171- FATARA- فطر Potansiyel’i YaratmaFatara Allah’ın bir şeyi yaratması ve onu herhangi bir fiili yapmaya aday halde düzenlemesi sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde hak olan dine çevir ve Allah’ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran… Rum 30/30Fatara ya da diğer ifadesiyle “Fıtrat” yaratılışın potansiyel FELAQ فلق Potansiyelden açığa çıkartmaFelaq, zaten özünden yeni bir şeyin çıkmasına elverişli bir varlıktan yeni bir varlık çıkartmak anlamına gelir.“Kuşkusuz Allah, tohumu ve meyve çekirdeğini çatlatarak ölüden diriyi meydana getirendir ve diriden de ölüyü çıkaran. İşte budur Allah ve akıllarınız hala nasıl da tersyüz oluyor!” En’am 6/953- KHALQ خلق Bir şeyden Başka bir şeyi ortaya çıkartmak“Khalq” kavramı varolan bir şeyi başka bir şeye dönüştürerek yeni bir şeyi ortaya çıkartmak anlamına gelir. Ey insanlar! Sizi bir tek canlıdan halden hale geçiren ve ondan da eşini üreten ve her ikisinden pek çok kadın ve erkek meydana getiren Rabbinize karşı sorumluluk bilincine sahip olun. Nisa 4/1O ki, gökleri ve yeri içsel bir gerçeklik, şaşmaz bir düzen üzere halden hale geçirerek yaratmıştır. İnsanı nutfeden halden hale dönüştürerek yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir. Nahl 16/3-4Hayatın çeşitliliği Allah’ın İşaretlerindendir“Şu hâlde hiç halden hale geçirerek düzenli biçimde yaratan ile, bu işlemi yapamayan bir olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?Allah’ın nimetlerini bu şekilde yarattıklarını/yaratışını saymaya kalksanız, asla böyle bir işin altından kalkamazsınız! Gerçek şu ki, çok acıyan çok esirgeyen gerçek bağışlayıcı elbette Allah’tır…” Nahl 16/17-18İsa as da Khalq etmiştiHalk etme kavramı Hz. İsa’ya izafeten de kullanılmıştır. Bu kullanım da göstermektedir ki halden hale geçirerek oluşturabildiğini de göstermektedir“Ey İsaNasıl Benim iznimle çamurdan, sana uyanların kaderini şekillendirdiğini ve sonra bunun Benim iznimle onların kaderi olabilmesi için ona üflediğini…” 5/1104- ENŞEE انشأ Varolan bir şeyden başka bir şeyin aşamalı olarak üretilmesi/inşa edilmesiEnşee İnşa da bir şeyin aşama aşama geliştirilerek/dönüştürülerek var kılınmasıdır. İnşaa ederek yaratmak Kur’an’da doğadaki şeylerin yaratılması için kullanılmıştır. Örneğin Bulutların “yaratılışı” için şöyle denmektedirO, korku ve ümit vermek için size şimşeği gösterendir, yağmur yüklü bulutları inşa edendir. Ra’d 13/12Enşee kavramı Kur’an’da ayrıca ceninin halden hale dönüşerek insanın vücuda gelmesi için de kullanılmıştır. 23/31, 53/32İlginç olan nokta ise yeniden yaratılış için de bu kavram kullanılmaktadır“Sizin yerinize benzerlerinizi getirmek ve sizi yeniden inşa etmek üzere aranızda ölümü biz takdir ettik. Bu konuda bizim önümüze geçilmez.” Vakıa 56/60-615- CEALE جعل Eskisinin yerine yenisini oluşturmakCeale, bir şeyi uygun hale getirip uygun olmayan halini bertaraf etmek anlamına düşünüp kavrayabilmeniz için Arapça bir hitabe yarattık. Zuhruf 43/3Yukarıdaki 5 kavram da görüldüğü üzere Yaratma fiili sadece yoktan var etme anlamında kullanılmamıştır. Rabbimiz yoktan var ettikten sonra halden hale geçirerek te vardan da yeni varlar var etmektedir. “İlk yaratılış” olarak tanımlayabileceğimiz Varlığın özü yokluktan Allah’ın İradesiyle yoktan yaratılmıştır. Ancak bu başlangıçtan sonraki süreç Fatara, Felaq, Khalq, İnşa ve Ceale kavramlarıyla ifade edilen halden hale geçiş, bir şeyden başka bir şeyin ortaya çıkması anlamında bir yaratılıştır. Halk arasındaki eksik yaratılış telakkisi yaratmanın sadece yoktan yaratma olduğu zannının devamını sağlamıştır. Oysa Allah’ın yaratıştaki sünneti bir şeyi yoktan yarattıktan sonra diğer şeyleri o özden türeterek, vardan başka bir var ederek yaratmasıdır. “Kun fe yekun!” ne demektir?Allah bir şeyin olmasını isterse “ol deyince , oluş sürecine girer”. Burada;1. Allah’ın yoktan var Varlıkları kullanarak var etmesi 3. Vardan var etme sürecinin devam etmesi…Birincisi, Rabbimiz yoktan bir varlığı var etmektedir. Ayrıca dilerse de yok etmektedir. Varlıklara verilen özellik ve yeteneklerde ol emri ile yoktan verilebilmektedir.“O, Tek’tir, Biricik’tir, öyle ki bir şeyin olmasını istediğinde ona sadece “Ol!” der -ve o şey hemen oluş süreci başlar.” Yasin 36/82Prof. Dr. Cafer Sadık Yaran, “Understanding Islam” adlı eserinde Yasin Suresi 82. ayetten hareketle bahsettiğimiz gibi olma sürecini üç sınıfa ayırıyor. Evrimci yaratılışa “Kun fe yakun” ayetindeki feyekun filinin mudari gelecek kipinde oluşu ve süreci ifade ettiğini belirtiyor. “Be an it is” Yasin 82ol der o da olur. burada “olur” geniş zaman fili yani evrimdir. O halde ilgili ifadeyi Türkçe’ye Mustafa İslamoğlu’nun da yaptığı gibi şöyle çevirmeliyiz “O, ol deyince oluş süreci başlar…”İkincisi ise, Şefkatli olan Allah varlıklardan yeni varlıklar ortaya çıkarmaktadır. Bu konuda Rahman bazı kanunlar koymuştur. Bu kanunlar çerçevesinde olaylar gerçekleşir. Bazıları bu yaratmayı Allah’ın koyduğu kanunlarda ya da varlıklardaki gizli bir güçte aramaktadırlar. Oysa varlığın tanrısal yeteneği yerine bu yaratılma kanunlarından faydalanmak için araştırmalar yapılmalıdır. Fakat bazıları bu varlıklardaki Allah’ın ol emrine uydukları kısmı görememektedirler.”BŞErdeğer. ١١٣-٣وَمِنْ شَرِّ غَاسِقٍ اِذَا - Ve min şerri ğâsigın izâ vegab. - Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden, Vâkab وَقَبَ Yüksek yerlerden sellerin aktığı çukurlar, dahil olmak, kaplamak, bastırmak, gitmek. Gâsak غَاسِقٍ Şiddetli karanlık, dolgunluk, akmak, dökülmek, soğukluk, korkaklık manâlarında verilerek dolmak, akmak, dökülmek manalarına tekabül etmektedir. Bu suretle gecenin zulmeti hücum edip dolarak pek karanlık olmaya masdar, gâsakan, gûsuk denildiği gibi, ilk koyu karanlığa da isim olarak gâsak denilir . Ğâsık"ın lügat manası "karanlık"tır. Mesela Kur'an'ı Kerim'de bir yerde şöyle buyurulmuştur "Güneşin kaymasından, gecenin kararmasına gaseke'l leyl.." İsra, 78.AKüçük. Çöken, bastıran karanlık”, bundan önceki sûrelerde “Gece” sözcüğüyle ifade edilmiş olan cehalettir, bilgisizliktir, yobazlıktır, atalar dinine ve geleneklere körü körüne bağlanıp kalmaktır. Türkçe’de “bilgisizlik” dediğimiz sözcüğün Arapça’sı “جهل - cehl, cehalet”tir. Cehl sözcüğünün sözlük anlamı “bilmemek, kaba davranmak, gücendirmek, fıkır fıkır kaynamak” demektir. İslâm’ın üzerinde durduğu cahillik, gerçeğin dışında bir şeye inanmak, hakkın tersini yapmaktır. Nitekim Kur’ân kendinden önceki dönemin inanç ve davranışlarına [atalar dinine saplanıp kalmaya] cehalet/bilgisizlik Ümitsizliğin karanlığından yahut ölümün yaklaşmasından MEsed. Gasak, maddi karanlık anlamından daha çok, Kuran dışı ölçülerin hakim olduğu, cehalet anlamında anlaşılması daha isabetlidir. Zira, Kuran, aşağıdaki ayetlerde açıklandığı üzere geceyi dinlenme zamanı bir nimet olarak belirtmektedir. 6/94Tanyerini ağartan, geceyi dinlenme zamanı, güneş ve Ay’ı vakit ölçüsü kılandır. Bu güçlü olanın, bilenin nizamıdır. 28/72 De ki "Baksanıza, eğer Allâh, üzerinize gündüzü, kıyâmet gününe kadar sürekli kılsa, Allah'tan başka, size dinleneceğiniz geceyi getirecek tanrı kimdir? Görmüyor musunuz?" 10/67 Geceyi sizin istirahat etmenize elverişli, gündüzü de geçiminizi sağlamanız için aydınlık yapan O'dur. Şüphesiz, bunda işiten bir toplum için ibretler vardır. 16/12 Geceyi, gündüzü, güneşi ve ay'ı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da O'nun emriyle size boyun eğdirilmiştir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir toplum için ibretler vardır. 25/47 O, geceyi sizin için elbise, uykuyu dinlenme, gündüzü de kalkıp çalışma zamanı yaptı. 27/86 Görmediler mi, biz geceyi, içinde istirahat etmeleri için yarattık, gündüzü de aydınlık yaptık. Şüphesiz bunda inanan bir kavim için âyetler vardır 30/23 O'nun âyetlerinden biri de, geceleyin ve gündüzün uyumanız ve O'nun lutfundan nasibinizi aramanızdır. Şüphesiz bunda, işiten bir toplum için ibretler vardır. 44/3 Biz onu mübârek bir gecede indirdik. Çünkü biz, uyarıcıyız. ١١٣-٤لنَّفَّاثَاتِ فِى الْعُقَدِوَمِنْ شَرِّ - Ve min şerrin neffâsâti fil - Düğümlere üfleyip tüküren büyücü kadınların şerrinden, Nefs النَّفَّاثَاتِ “نفّاثات - neffâsât” sözcüğünün kökü olan “نفث - nefs” sözcüğü, nefes etmek denilen üflemektir. Bu da biraz tükürükle veya tükürüksüz olarak üfürür gibi yapmak anlamındadır. “Nefs” sözcüğünün manası hakkında eski yorumculardan Keşşaf sahibi Zemahşerî “tükürükle üflemek”, Ragıb da “ Nefs , tükrük fırlatmaktır, bu ise tühlemekten daha azdır. Üfürükçülerin ve sihirbazın nefsi de düğümler içine üfürmesidir” Nefese"nin anlamı üflemektir. Nefese'nin çoğulu "neffâse"dir. Bunu "allâme" kalıbında anlarsak anlamı "çok üfleyen erkek" olur. Eğer bu kelimeyi müennes dişi sigada anlarsak o zaman "çok üfleyen kadınlar" olur. Neffasat” kelimesi müennes bir kelime olduğu için kadınların cinsel cazibelerinin, hile ve tuzaklarının yüreklere işleyen füsunkar tesiri olduğu söylenmiştir. Nefese kelimesinin çoğulu nüfus ve cemaatlerdir. Öyleyse insanlara kendi görüşlerini, kendi gruplarını, kendi ideolojilerini üfleyen, onları Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünnetinden uzaklaştırarak kendi gruplarına, kendi kitaplarına, kendi anlayışlarına çekmeye çalışan, onların düşüncelerine ipotekler koymaya çalışan cemaatlerin şerrinden de Allah’a sığınmamız Neffâsât" ile, "nefs"ler murad, cemaatlar topluluklardır. FRazi.“Lafzen, “düğümlere üfleyenler en-neffâsât” İslam öncesi Arabistan'ında geçerli olan ve bundan dolayı, klasik Arapça'da bütün esrarengiz uğraşları tanımlamak için kullanılan deyimsel bir ibare; muhtemelen bir ipe birçok düğüm atıp ona üfleyen ve bu arada bazı sihir tekerlemeleri söyleyen “büyücülerin” ve “üfürükçüler”in uygulamasından çıkarılmıştır. Neffâsât'ın müennes olması, Zemahşerî ve Râzî'nin işaret ettikleri gibi, mutlaka “kadın”ları kasdettiğini göstermez, fakat genel olarak “insanoğlu”nu ifade ettiğini gösterir enfus, tekili nefs, gramatik olarak müennes bir isimdir. Zemahşerî, yukarıdaki ayet ile ilgili yorumunda, bu tür uygulamaların ve aynı şekilde “sihir” kavramının gerçekliğine ve etkilerine inanmayı kesinlikle reddeder. Benzer görüş Muhammed Abduh ve Reşid Rıza tarafından -daha ayrıntılı bir şekilde ve mevcut psikolojik bulgulara da dayanarak- ifade edilmiştir bkz. Menâr I, 398 vd.. Açıkça akıl dışı bulunmalarına rağmen müminin bu tür uygulamalardan “Allah'a sığınma”sının emredilmesinin sebebi, -Zemahşerî'ye göre- bu tür meşguliyetlerin günah oluşunda bkz. sure 2, not 84 ve bununla uğraşanlar için zihinsel bir tehlike taşımasında Esed”. Büyü insanın duyu organlarını ve hislerini büyücünün istediği tarafa doğru yönlendirir. Zihninde canlandırır. İşte Kur'an'ın Hz. Musa'nın kıssasını verirken tasvir ettiği büyü de budur. Kur'an şöyle buyurmaktadır 20/69 Çünkü onların yaptıkları, bir büyücünün hilesidir. Büyücü de nereye varsa iflâh olmaz!" 7/116 Siz atın" dedi. Hünerlerini ortaya atınca, insanların gözlerini büyülediler, onları ürküttüler ve büyük bir büyü ortaya getirdiler. 23/89 "Her şeyin yönetimi Allah'a âittir" diyecekler. "O halde nasıl büyüleniyorsunuz?" de. 15/15 Herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz büyülenmiş bir topluluğuz," derlerdi. Ukad الْعُقَدِ Düğüm, bağ, bağlılık, yönetim, bağ, akit, antlaşma, kesin niyet, sağlama alma, akar, bol ağaçlı yer, arazi, aç hayvanlar, kin ve öfke. Örnek 20/27 Vahlul ukdetem mil lisani. "Dilimin düğümünü çöz". “عقد - Ukad” sözcüğü “ukde” sözcüğünün çoğuludur. Ukde, düğüm bağlamak, düğümlemek anlamına gelen “akd” kökünden türetilmiş bir isim olup “düğüm” demektir. Ragıb, “akd” sözcüğünün öncelikle ipin bağlanması, binanın bağlanması gibi katı cisimlerin bağlanması anlamında, sonra da istiare yoluyla alışveriş akdi, ahid gibi diğer anlamlarda kullanıldığını bildirmiştir. Akitlere [sözleşmelere] üfleyip-tükürenlerin [bozanların] şerrinden” olarak çevrilmesi daha ١١٣-٥وَمِنْ شَرِّ حَاسِدٍ اِذَا - Ve min şerri hâsidin izâ hased. - Ve hased ettiği zaman hasedcinin şerrinden. Hased حَسَدَ Hased"in anlamı bir şahsın Allah'ın verdiği bir nimet ya da faziletin başkasında da bulunmasından hoşlanmamasıdır. Veya o nimetlerin ondan alınıp kendisine verilmesini ve eğer kendisine verilmediyse başkasına da verilmemesini 2/109 Kitap sâhiplerinden çoğu, gerçek kendilerine besbelli olduktan sonra, sırf içlerindeki kıskançlıktan ötürü sizi imanınızdan sonra küfre döndürmek isterler. Allâh emrini getirinceye kadar affedin, hoş görün. Şüphesiz Allâh, her şeye gücü yetendir. 4/54 Yoksa Allâh'ın, lutfundan insanlara verdiği vahiyler yüzünden onları kıskanıyorlar mı? Oysa biz İbrâhim soyuna da Kitabı ve hikmeti vermiş ve onlara büyük bir mülk vermiştik. “Hilye”, hat sanatında Peygamberimizin görüşünü anlatan Hadis-i Şerif ile dört halifesi ve torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in isimleri bulunan güzel hatlarla yazılmış levhaları ifadede kullanılmaktadır Dünya tarihinin bilinen dönemlerinden itibaren kavimler çeşitli yazılar icad ederek iletişimlerde yazıyı önemli bir vasıta olarak kullanmışlardı. Yazı bulununcaya kadar geçen zamanda topluluklar öncelikle çeşitli motifleri iletişim/yazı vasıtası olarak seçmişlerdi. Bugün için tarihi değeri oldukça yüksek olan bu araçlar, çeşitli dönemlerde değişkenlik arz ederek gelişim sağlamış; zamana ve ihtiyaca göre ilerlemiş ya da gerilemiştir. Himyerî, Fârisî, İbrânî, Rûmî, Yunânî, Kıbtî, Berberî, Endûlîsî, Hindî ve Çînî gibi yazıları bunlara örnek olarak üzere Hz. Âdem tarafından başlayan yazı araç ve gereçlerinin kullanımı belirtilen süreçten geçerek, Hz. Muhammed kadar gelmiştir. İslamiyet’te heykel ve resmin mahzurları nedeniyle Hz. Muhammed’in sevgisi farklı bir şekilde tezahür etmiş ve hilye sanatı ortaya çıkmıştır. Özellikle Osmanlı sanatkârları Peygamber Efendimiz’in fizikî özelliklerini anlatan rivayetleri Hilye-i Şerif’lerde bir görsel şölene dönüştürmüşlerdir. Müzehhipler tarafından bezenen hilyeleri yazmak bir hat sanatkârı için icazetname alma manasına geliyordu.“Hilye” kelimesi “güzel vasıflar, süs, güzel yüz, cevher, görünüş” gibi sözlük manalarını taşır. Tarihî seyir içinde Hazreti Peygamber’e mahsus olmak üzere Şemâil, Şemâil’ün-Nebi, Hilye-i Nebevi ve Hasâisü’n-Nebi gibi değişik ifadelerin yanı sıra Osmanlılar tarafından da Resul-i Ekrem Efendimiz’in vasıflarının anlatıldığı manzum ve mensur edebî eserler ve levhalar, “Hilye-i Saadet, Hilye-i Şerif veya Hilye“ olarak ifade zuhurundan Osmanlı’ya kadar geçen yedi asır içinde sadece mensur düz yazı olarak ve hadis kitaplarında zikredilen Hz. Peygamber’e ait vasıfların anlatımına, nakline henüz kendisi hayatta iken ehemmiyet verilmiştir. Bunun sebebi ise; İslâm inancında putlar ve putlaştırılma ihtimali olan insanların tasvir ve heykellerinin yasaklanmasıdır. Hıristiyanların ve Hz. Meryem’le ilgili tasvir ve heykelleri, bunların önünde yaptıkları ibadetler göz önüne alındığında Müslümanların muhtemel şirke düşmelerinin önüne Hz. Peygamber’in gelecek Müslüman nesillere fizikî vasıflarının anlatılması, hususiyetleriyle tahayyülünün sağlanması gerekli görüldüğünden ashab, meşru arayışlara yönelmiş ve hadis-i şerifler ışığında Hz. Peygamber’e ait vasıflar tespit edilmeye gayret kendi ilimleri ve anlayışları nispetinde yaptıkları çalışmalar ve tespitlerde çok ehemmiyetli müşterek noktalar olmakla birlikte, bazen nakilde bazen İslâm’ın zuhuruyla gelişmeye başlayan Arap alfabesinde o dönemlerde bulunmayan “hareke”ler sebebiyle, bazen Arap yazısının menşei olan Nabatî yazıdan doğan imla hatalarından ve en ehemmiyetlisi, günlük Arapça’da pek fazla kullanılmayan Hz. Peygamber’in hususiyetlerini ifade eden kelimelerin okunuş ve yazımlarındaki yanlış telakkiler, birçok rivayeti de beraberinde rivayetler temelde benzer vasıfları taşımakla birlikte, ileride büyük hatalara sebep olabilir endişesini de doğurmuştu. Sahabiden naklen gelen rivayetler, ”Şifatü’n-Nebi” ve “Fezail” adında birçok hadis kitabında kayıt altına alınmıştı. Tirmizî, Kadı İyaz ve bazı muhakkik zatlar, bu hadis kitaplarının menşelerini de dikkate alarak tasnif etme gayreti içine girmişlerdi. Bu hususta en ehemmiyetli çalışma Tirmizî’ye aittir. Bu konu, Tirmizî tarafından “Şemail” adıyla bir ilim haline getirilmiş ve aynı adla bir de eser vermiştir. Söz konusu eser, daha sonra yazılan “şemail” ve “hilye”lere kaynak kabul edilmiştir. Tirmizînin eserinin muhtelif tercüme ve şerhleri de sevgisi hilyelere taşındı* asırdan, 16. asra kadar yazılan bütün hilyeler ”mensur” düz yazı eserlerdir. İlk olarak 1598’de Hakanî Mehmed Bey tarafından ö. 1606 İslam ve Türk edebiyatına aruz vezniyle yazılmış manzum hilye kazandırılmıştır. ”Hilye-i Hakanî” adlı bu eserde Hz. Peygamber’in vücut yapısı ve sıfatları akıcı manzum bir dille anlatılmıştır. Hakanî’nin bu eseri büyük revaç görmüş ve bu eserden sonra manzum, manzum–mensur hilyeler telif olunmuş, yaygınlaşmıştır. Osmanlı edebiyatı dışında gerek Arap ve gerekse Fars-İran edebiyatında hilye çeşitliliği yoktur. Osmanlılarda Peygamber sevgisi öyle bir muhabbet ufkuna varmıştır ki edebiyatlarında, musikilerinde, hüsn-ü hatta diğer Müslüman toplulukların hiç birinde görülmeyen şaheserler ortaya konmuştur. Bunlardan birisi de levha tarzındaki toplumunda “hilye bulunan evin felaketten, musibetten mahfuz olacağına” ve gene “üzerinde hilye taşıyan bir kimsenin her türlü bela ve musibetten korunacağı”na dair yaygın bir inanç vardı. Saraydan konağa, konaktan sade ahaliye kadar da bu inanç yaygındı. Ayrıca Hz. Peygamber’den naklen Hz. Ali tarafından rivayet edilen “Hilyemi gören, beni görmüş gibidir. Beni gören insan bana muhabbetle bağlanırsa Allah, ona cehennemi haram kılar; o kişi kabir azabından emin olur, mahşer günü çıplak olarak haşredilmez” mealli hadis-i şerif ile bu mealdeki hadisler hilyeye talebi Peygamber’e ilk vahiyler gelmeye başladığında, bu vahiyler bir taraftan Hz. Peygamber’in sadrına nakşediliyor diğer bir taraftan da vahiy katiplerine katipleri ilahi mesajları o dönemlerde Mekkî şeklinde ifadelendirilen bir çeşit Ma’kilî/Kûfî yazı ile en güzel bir halde yazma gayretinde dönemlerde yazılar, tahta kalemler ile deve kemiklerinin üzerlerine, Mısır tarafından getirilen parşömen üzerine, ince ceylan derisi üzerine, is mürekkebi başta olmak üzere, kırmızı ve mavi renklerdeki boyalar kullanarak hassas bir kuyumcu maharetiyle yazmaktaydı. Kâğıt bulunamadığı zamanlarda Ayet-i Kerime’ler geniş tahtaların üzerlerine yazılıyor, ya da düz taşların üzerine oyulmak suretiyle nakşediliyordu. Hicrî ilk asırdan itibaren İslâm Yazısı üzerine çalışan sanatkârlara önceleri kâtip, küttab verrak ve ardından da hattat dönemlerde kâğıt çeşitlerinin çoğalmasıyla birlikte, İslâm Yazısı’nı kemaliyle yazan kâtiplerin adedi çoğalmış ve kutsî yüce bir sanat izzetini bulunan bu yazı, yüzlerce asırdan sarkaçlanarak günümüze kadar HAT SANATININ BAŞKENTİTürkler, İslâmiyet’le şereflendikleri zamanlarda deri işlemeciliğinde oldukça mahirdiler. Kısa zamanda İslâm Yazısı’na intibak eden ecdadımız, yazıda da hünerlerini göstermekte gecikmeyerek hat sanatı tarihinde ekol olan Şeyh Hamdullah, Hafız Osman, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Mehmet Şefik Efendi ve Mustafa Rakım Efendi gibi güzide sanatkarlar Türkler arasından yetişmiştir. Ve böylelikle hafızalarda yer eden şu gerçek ortaya çıkmıştır“KUR’ANI KERİM MEKKE’DE HİCAZ’DA NAZİL OLDU. MISIR’DA OKUNDU. İSTANBUL’DA YAZILDI.”İstanbul gerçekten asırlar boyunca hat sanatının başkenti olmuştur. Evet, İstanbul hat sanatının başkentidir. Tarihe isimlerini celî büyük harflerle yazdıran hattatlar, ekseriya İstanbul’da yetişmiş, İstanbul camileri çok kısa aralıklarla icazet diploma merasimlerine tanıklık etmiştir. Sahaflar Çarşısı bir zamanlar sarayın yazı işleriyle ilgilenen, mürekkep, kâğıt ve kamış kalem üreten, kitap yazan, cilt ve tezhip yapan onlarca sanatkârdan oluşmaktaydı. Bu sanatkârlarla iletişim halinde olan en az on bin kişinin bulunduğu HAT SANATINDAKİ YERİŞüphesiz hüsn-i hat, ruhunun derinliklerinde sanat ve estetiği bir arada barındıran sanatseverlere asırlardan beri önemli mesajlar vermiştir/vermektedir. Hoş kokulu satır aralıklarında estetik kurallara sadık kalarak belirli bir perspektifte ilerleyen İslâm Yazısı, bugün için günbegün güzel sanatlar içerisindeki hak ettiği mevkie yere ulaşmaktadır. Hilyelerin hat sanatında müstesna bir yeri vardır.“Hilye” lügat itibarıyla yaratılış, suret görünüş ve sıfat manalarına kullanılmıştır. Türk-İslâm edebiyatında ise, Hz. Muhammed’in sîret ve sureti manasında kullanılarak, Hz. Peygamber’in ahlâkî ve fizîkî güzelliklerini; dış görüşünü anlatan eserlere hilye ya da şemâil adı verilmiştir. Hz. Peygamber’in görünen uzuvlarının şekli, sıfatları ve güzel ahlakı İslâm alimleri tarafından senetleriyle birlikte yazılarak siyer kitaplarını oluşturmuştur. İlk siyer kitabı İbn-i İshak’a ait Sîret-i Resûlullah’tır. İlk hilye kitapları da İmam-ı Tirmizî’nin Eş-Şemâilün-Nebeviyye’si ve Kâdı Iyaz’ın Kitabüş-Şifa’ Kerim’de “biz seni ancak alemlere rahmet olsun diye gönderdik” Enbiya Suresi, 107. Ayet-i Kerime hitabıyla anılan Hz. Peygamber’i, Saadet Asrı’nda görebilmek şeref bakımından ulaşılabilecek en son nokta idi. Rahmet Peygamberi’ni dünya gözü ile görebilenlere Ashab/Sahabe ki Hz. Peygamber’i dünya gözü ile görmek herkese nasip olmayacaktı. Hz. Peygamber’i göremeyenlerin yaptıkları ortak şey, onu görenlerden sormak oldu. Hz. Peygamber’in etrafı çepeçevre aydınlatan güzellikleri, asırlar boyunca dilden dile gönülden gönüle aktarıldı. Bu noktada Hz. Ali önemli bir misyon yüklendi. Çünkü Hz. Ali küçük yaşından itibaren Hz. Peygamber’in yanında kalmış ve onun himayesinde yetişmiş ve Hz. Peygamberi en iyi bir şekilde tanıma fırsatını Peygamber de, sevenlerinin kendi hilyesini bilmelerini teşvik etmişti. Hz. Ali Peygamberimizin şu hadisini nakletmektedir “Her kim benden sonra hilyemi görürse, beni hayatımda görmüş gibidir. Ve kim ki bana şevkle bakarsa, Allah onun üzerine cehennem ateşini haram kılar…”Bu müjdeyi alan sahabeler Hz. Peygamber’in siret ve suretini hafızalarına nakşederek, onu göremeyenlere resim ve heykelden uzak durulmuştur. Bunun sebebi zaman içerisinde resmi/heykeli yapılacak/dikilecek kişilerin zamanla beşeriyetten insanlıktan uzaklaştırılabileceği düşüncesiydi. Bunların yerine ifade yönüyle tesiri daha kuvvetli olan tarife önem verilmiştir. Hz. Peygamber’in sağlığında onun fiziki güzellikleri, asırlar boyunca hatırlanabilmesine imkân tanıyabilmek için başta Hz. Ali olmak üzere pek çok sahabe tarafından tarif edilmişti. Bunların içerisinde en bilineni Hz. Ali’ye ait olanıdır. Bunun yanında Hz. Aişe’nin, Hz. Hasan ve Hüseyin’in, Ebu Hüreyye’nin ve diğer sahabelerin tariflerine de siyer kitaplarında rastlanmaktadır. Nitekim Ümmü Ma’bed’in tarifindeki Hz. Peygamber’in özellikleri Hz. Ali’nin tarifinden daha detaylıdır.“Hilye” kelimesi hat sanatında Peygamberimizin sav görüşünü anlatan Hadis-i Şerif ile dört halifesi ve torunları Hz. Hasan ve Hüseyin’in isimleri bulunan güzel hatlarla yazılmış levhaları ifadede kullanılmaktadır. Peygamberimizin sav ahlâkî ve fizîkî güzelikleri hattatlar tarafından kâğıdın müşfik yüzüne aktarılması olan hilyeler hat sanatında bir güzide gelenek haline asırlar boyunca en güzel hilyeyi ortaya çıkarabilmenin gayreti içerisinde sanatı uçsuz bucaksız bir okyanusa benzetilecek olursa, hilyeler de şüphesiz bu okyanusa hayat veren büyük denizler büyük bir heyecan içerisinde asırlar boyunca en güzel hilyeyi yazmanın tatlı telaşını ve huzurunu yaşaya gelmişlerdir. Müzehhipler ustalıklarını hilyeler üzerinde göstermişler ve neticede güzellikleri aktarılmakta güçlük çekilen devasa hilye levhaları ortaya arasında Hz. Ali’nin daha çok bilinen tarifinin hilye şeklinde yazılması bir gelenek halini almıştır. Hilye levhalarında Hz. Ali’nin rivayeti ile günümüze kadar yazılan; gönülden gönüle, hilyeden hilyeye aktarılan ifadeler aşağıdaki şerif, hilye-i saadet ve hilye-i nebevî olarak da kullanılan hilye kelimesi, halk arasında hat sanatına dair en fazla bilinen obje olmuştur. Hilyelerin bulunduğu yerlerin madden ve manen emniyet içerisinde olacağına inanılmıştır. Hilyelerin Hz. Peygambere sav hürmeten küçük kâğıtlara yazılarak insanlarımızın kalbinin üzerinde taşındığı bilinmektedir. Hat sanatı tarihinde şimdiki formuyla ilk hilyeyi Hattat Hafız Osman tertib bu tertibin detaylarına yer pek çok değişik formda yazılmakla birlikte klasik hilyelerde aşağıdaki bölümlerin bulunmasına özen makamBu bölümde değişik yazı stilleriyle besmelelere yer verilmektedir. Bu besmeleler genellikle celî büyük olarak bölümde, hilyede yer alacak olan Hz. Peygamber’in fizikî özelliklerinin çoğuna yer verilir. Bu bölüm mevcut hilyelerde daha çok dairevî şekilde kullanılmış olsa da, hilyelerin bir kısmında oval ve dikdörtgen şekillerinde göbeklere rastlamak mümkündür. Bazı hilyelerde baş makamın sağ ve sol taraflarına Lafza-i Celâl ve İsm-i Nebî yazılarak, servi formatında koltuk kısmına kadar devam eden bölgeye Esma-i Hüsna ve Esma-i Rasül yazılmıştır.Hattat Abdülkadir Efendi, Hattat Mahmud Celaleddin’e ve Hattate Esma İbret Hanım’a –ki Hattat Mahmud Celaleddin’in hanımıdır- ait hilyeler böyledir.3-HilâlBu bölüm bütün hilyelerde bulunmaz. Hilâl, eğer hilyede yer alıyorsa yeşil ya da kırmızı altınla süslenir. Altının üzerine tezhip motifleri tatbik edilir. Hz. Peygamber’in nurunun on sekiz bin alemi kaplaması siyer kitaplarına konu olmuştur. Hz. Peygamber’in yakın ashabından Hz. Enes bin Malik’in konuyla ilgili bir rivayeti vardır “Ben Hz. Peygamber’den daha güzel bir zat görmedim. Mübarek yüzünden sanki güneşin nurları akardı. O güzel yüzünde parlayan letafet nurları, gülümsedikçe güzel dişlerinden saçılan tatlı parıltılar, karşısındaki duvarlara aksederdi.”Bu sebeple Sevgili Peygamberimize hürmeten hilyelerin göbek bölümlerinde güneşe ve hilâle yer verilmiştir. Hilyelere dikkatlice bakıldığında süslemelerin hilâlin dışında kalan kare şeklindeki sahada yoğunlaştığı görülecektir. Tezhibin süslemenin yoğunlaştığı bu bölgeye çoğunlukla dört halifenin isimlerinin yazılması bir gelenek halini almıştır. Bu bölümde dört halifenin isimlerinin yanında Sevgili Peygamberimizin torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in isimlerine de yer verilmiştir. Bu bölümde halifelerin isimleri yazılmayarak peygamberimizin dört meşhur isminin Ahmed, Mahmud, Muhammed, Mustafa veya Ahmed, Mahmud, Hâmid, Hamîd yer aldığı hilyeler de mevcuttur. Bazı hilyelerin bu bölümünde dört halifenin isimlerinin yerine cennetle müjdelenen on sahabenin isimleri yer almaktadır. Nadir de olsa bazı hattatlar hilyelerin bu kısmına Kur’an-ı Kerim’de isimleri zikredilen 28 peygamberin isimlerini yazmayı tercih Ebubekir Ömer Osman Ali KerîmeBu bölümde Sevgili Peygamberimizle ilgili ayetlere yer verilir. En çok da Enbiyâ Suresi’nin 107. Ayeti “Ve mâ erselnâke illâ rahmete’n lil-âlemîn”, “Biz seni âlemlere ancak rahmet olsun diye gönderdik” ayeti kullanılır. Bu ayetin dışında üç ayet daha vardır ki kullanım sırasına göre şöyle Suresi’nin 4. Ayeti “Ve inneke le-alâ hulukin azîm”, “Hiç şüphesiz, sen büyük bir ahlâk üzerindesin.”Fetih Suresi’nin 28 ve 29. Ayetleri “Ve kefâ bi-llahi şehîden Muhammedu’n rasülullah”, “Muhammed’in Allah rasulü olduğuna Allah’ın şehâdeti yeter.”Saf Suresi’nin 6. Ayeti “Ve mübeşşiran bi rasülin ye’tî min bağdi’smuhû Ahmed”, “…Ahmed isminde bir rasulü de müjdeleyici olarak geldim…”9-EtekBu bölümde hilye metnine devam edilir. Bu kısmın sonunda hilyeyi yazan hattatın ismi, imzası, dualar ve hilyenin yazıldığı tarih 11-KoltukBu bölüm, hilyenin etek kısmını kuşatan iki boşluktan oluşmuştur. Koltuk adı verilen bu bölümlerde tezhip motiflerine yer verilir. Bazı hilyelerin koltuk bölümlerinde “Levlâke levlâk lemâ halaktül eflâk”, “Sen olmasaydın sen olmasaydın Habib’im ben bu âlemleri yaratmazdım” kudsî hadisi kaynağını vahiyden alan hadis yer hilyelerde hemen her çeşit yazı stilini kullanmışlardır. Baş makam ve ayet bölümlerinde kullanılan yazılar celi büyük tutulmuştur. Hilyelerde standard bir ebad yoktur. Bununla birlikte günümüze kadar ulaşan hilyelerde kâğıt genişliğinin 50 santimetreden büyük tutulduğunu söyleyebiliriz. İstanbul’da bazı camilerde devasa hilyeler ŞERİF YAZILACAK KÂĞIT TİTİZLİKLE SEÇİLİRHilye yazılacak kâğıt hattatlar tarafından titizlikle seçilmektedir. Bu noktada en önemli husus kâğıt renginin gözü yormaması; estetiğe ve tezhibe uygun olmasıdır. Hilyelerde daha ziyade çay renkli; açık nohut ve kirli sarı renkli kâğıtlar kullanılmıştır. Bazı hilyelerde hafif zeminli ebruların da kullanıldığı göze çarpmaktadır. Bir kısım hilyeler vardır ki tezhiplendikten cam çerçevelerde muhazafa edileceği yerde yazıldığı ve tezhiplendiği haliyle dekoratif tahtaların üzerine yapıştırılmıştır. Bu hilyeler zamanla güneş ışığı, haşarat ve rutubete maruz kalarak sanat kıymetini yitirmiştir. Hat sanatı geleneğinde ayrı bir önemi bulunan hilyeler, bazan icazetname/diploma olarak da yazılmıştır. Hattatlar, öğrencilerinin hazırlamış olduğu hilyelerin etek bölümüne icazeti yazmaktaydılar/ Hafız Osman tarzıHilye-i Şerif’i ilk olarak levha tarzında düşünen ve bugünkü klasik tarzını tertipleyen Hattat Hafız Osman’dır Hafız Osman’dan sonra da levha tarzı hilyeler, Osmanlı hattatları tarafından aşk ve şevkle hüsn-ü hatla yazılmış, tezhiplenmiş ve 17. asırdan günümüze kadar emsalsiz numuneleriyle bizleri şereflendirmişlerdir. Hafız Osman’dan sonra şekil ve metinlerde bazı farklı tertipler yapılmışsa da “Hafız metni ve tertibi” klasik vasfını yazılı levha tarzı hilyeler hüsn-ü hat ile yazılıp tezhiplenerek ahşap levhalara levhaların da üst kısımları taçvari oyma kesilip ve sağ-sol yanlarına Mekke-Medine minyatürlerinin yapıldığına Hafız Osman hilye tertip ve metni hakkında bilgilere geçmeden birkaç hususu açıklamak faydalı olur. Şöyle ki; hilye, Osmanlı’da sadece Hz. Peygamber için yazılmamıştır. Osmanlı hattatları çeşitli hilyeler tertipleyerek Hz. Adem’den, Hz Muhammed’e kadar 28 peygamber, Aşere-i Mübeşşere, din ve tarikat büyükleri için de hilyeler Hafız Osman tarafından tertip edilen hilye levha, 13 bölümden meydana Baş makam Buraya Besmele veya euzu besmele, bazı hallerde de içinde Besmele bulunan Neml Suresi’nin 27-28-29-30. ayetleri Göbek Hilye metninin büyük bir kısmı burada yer alır. Bu bölüm genel olarak daire tarzında tertip edilmiştir. Bazı hattatlar, bu bölümü bazen oval, bazen de dikdörtgen veya kare tarzında tasarlamıştır. Klasik tertibi daire Hilal Eğer göbek daire tarzında tertip edilmişse, uçları baş makama doğru uzanan ve göbeğin üstünde hafifçe birleşen, genişliği orantılı kalınlıkta olan ve göbeği saran bir hilal Bu bölümler göbeğin sağ ve sol, alt ve üst kısımlarında yer alır. Umumiyetle dört halifenin isimleri yazılır. Bazı hilyelerde Hz. Peygamber’e ait dört isim yer alır. Bazılarında ise göbek etrafında daire sayıları arttırılarak, dört halifeye ilave olarak Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin, bazı hilyelerde ise Aşere-i Mübeşşere’nin isimleri Bu bölümde Hz. Peygamber’in övüldüğü ayet yazılır. Burada daha çok Enbiya Suresi’nin “Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik” mealindeki 107. ayeti yazılır. Bazı hilyelerde bu bölüme Kelime-i Tevhid veya “Hiç şüphesiz sen büyük bir ahlak üzerinesin“ Kalem Suresi, 4 veya ”Muhammed’in Allah’ın resulu olduğuna Allah’ın şahadeti yeter” Fetih Suresi, 28, 29 ayetlerinden biri de Etek bölümü Hilye metninin tamamlandığı ve bir duanın yer aldığı, ayrıca sona doğru hilyeyi yazan hattatın imzası ismi ve tarihin yazıldığı kısımdır. Eğer hilyenin göbeğine hilye metni sığmışsa bu bölüm Koltuk bölümleri Bazı hallerde hattatın künyesi yazılırsa da umumiyetle buraları tezhip için İç pervaz Bu bölüm, hilyenin iç çerçevesidir ve müzehhip tarafından zencerek denilen motifle veya cetvel çekilerek hilyenin sınırları Dış pervaz Bu bölüm müzehhip tarafından bezeme gayesiyle bölümünde yer alan hilalin içi bazı hallerde altın varakla sıvanır, eğer altın kullanılmazsa buraya göbek dışı ile ahenkli bezeme yapılır. Göbek bölümü ile ilgili ikinci husus Hz. Peygamber Efendimize atıfta bulunulmak için, ”Efendimiz’in bu âlemi nuruyla aydınlattığını” sembolize edebilmek için göbek, güneş; hilal ise onu saran ay olarak tasarlanmıştır. Hüsnü hat dışındaki bütün bölümlere müzehhibler tarafından bezeme şemailiHafız Osman’dan bu yana günümüze kadar devam eden klasik hilye tertiplerinde, hilye metni Arapça yazılı olduğundan, bugün de metinler Arapça yazılmaktadır. Bu metnin Türkçe tercümesi şöyledir” Hazreti Ali, Resül-i Ekrem’i şöyle tavsif ederdi Peygamber Efendimiz ne çok uzun ne de çok kısa idi. O kavminin orta boylusu idi. Saçları ne çok kıvırcık ne de dümdüz idi; hafifçe dalgalı idi. Yüzü hafif değirmi ve dolgunca idi, yüzünün rengi pembe beyaz, gözleri siyah, kirpikleri sık ve uzun, kemiklerinin eklem yerleriyle omuz başları irice idi. Vücudu kılsız olup sadece göğsünden göbeğine doğru inen ince tüy şeridi vardı. El ve ayak parmakları kalınca idi. Yürürken meyilli ve engebeli yerde yürürcesine ayaklarını sürtmeden sertçe kaldırır ve adımlarını uzunca atardı. Bir kimseye baktığı zaman yalnızca başını çevirerek değil bütün vücudu ile o tarafa yönelirdi. Sırtında iki kürek kemiği arasında peygamberler zincirinin son halkası olduğunu gösteren nübüvvet mührü en cömerdi, en doğru sözlüsü, en yumuşak huylusu ve en arkadaş canlısı idi. Kendisini ilk defa görenler onun mehabeti karşısında sarsılırlar, fakat dostluk kurup sohbetinde bulunanlar onu çok severlerdi. Efendimiz’i övmek isteyen kimse, “Ben ondan önce ve sonra eşini ve benzerini görmedim” derdi. Allah’ın salat ve selamı onun üzerine olsun! ”Bu metnin yer aldığı hilyeler bazen cebe sığması için üçe katlanır tarzda yazılır ve katlama yerleri bez veya deri yapıştırılmış murakkalar olarak da icazatnamesi HilyeBir hattat için en ehemmiyetli iki hadise vardır. Birincisi hilye, ikincisi ise Kur’an yazmak. Bunlar hattatlar için şereflenme mertebesidir. Birçok hattatımız icazetlerini hilye yazarak almışlardır. Yazdıkları hilyenin imza bölümünde kendi imzası yanında kendisine bu ustalık belgesini veren hattat veya hattatların da imzaları yer alır. Levha tarzında hilye tertibi ve yazılarak tezhiplenmesi sadece Osmanlılara has bir haslettir. Bu da Osmanlı dinî kültürünün çarpıcı gönül ve zevki selim yüceliğinin rivayetlere göre Hz. Muhammed’in şemaili* Ebu Hureyre’nin naklettiği rivayete göre Peygamber Efendimiz’in şemaili şöyle “Peygamber Efendimiz, orta boylu idi, fakat uzuna daha yakındı. Beyaz tenli idi. Sakal kılları siyahtı. Dişleri çok güzeldi. Gözlerinin kirpikleri sık ve uzundu. İki omuz arası genişti. Yanakları ne şişkin, ne de çöküktü. Ayağı bütünüyle yere basardı. Bütün vücuduyla öne döner ve bütün vücuduyla arkaya O’ndan önce ve ne de O’ndan sonra güzellikte O’nun gibisini görmedim.”* Sahabe-i Kiram’dan Câbir bin Semure Efendimiz’in fizikî hâlini şöyle rivayet etmiştir “Ben mehtaplı bir gecede Peygamber Aleyhisselam’ı gördüm. Üzerinde bir cüppe vardı. Resulullah’ın nurlu yüzü ile ayın yüzünden hangisinin daha güzel olduğunu tespit etmek maksadıyla önce Allah’ın Resulü’nün yüzüne baktım; daha sonra da aya baktım. VAllahi bana göre, Peygamber Efendimiz’in o mübarek yüzleri aydan çok daha güzeldi.” * Sahabeden Berâ bin Azib Resulullah Efendimiz’i şöyle tarif etmiştir “Peygamberimiz Efendimiz orta boylu idi. İki omuzlarının arası genişçe idi. Saçları, kulak yumuşağına kadar inerdi. Peygamber Aleyhisselam o kadar güzeldi ki, ben ondan daha güzel bir kimse görmedim.”Osmanlı’da Hilye-i Şerifİstanbul’da büyük zararlara yol açan yangınların artması üzerine Abdülhamid Han tarafından, bu yangınlara manevî bir önlem olarak Hicri 1304 yılında, hattat Ahmet Arif tarafından yazılmış bir Hilye-i Şerif, matbaada bastırılarak İstanbul’daki işyeri ve evlere Hilye-i Şerif’te Peygamber Efendimiz şöyle tarif edilmiştirReisü’l-Müctebi Muhammedü’l Mustafa hilkatçe ve ahlakça nev’i benî Âdem’in ekmeliydi. Bütün enbiya-i azim aleyhisselam tamm’ül aza ve güzel yüzlü olub, Habib-i Hüda onların en güzeli idi. Cismi paki güzel, bütün azası mütenasip idi. Endamı gayet metbui, alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası genişdi. Boynu uzun ve mevzun ve gümüş gibi saf, omuzları ve pazuları ve baldırları iri ve kalın, bilekleri uzun, parmakları uzunca, elleri ve parmakları karnı göğsüyle beraber olup şişman değildi. Ve ayaklarının altı çukur olup düz değildi. Uzuna kırayeb orta boylu, iri kemikli, iri gövdeli, güçlü kuvvetliydi. Ne zayıf ne semiz belki ikisi ortası ve sıkı etliydi. Mübarek cildi ise ipekten itidal üzre büyük başlı, hilal kaşlı, çekme burunlu, az değirmi çehreli, subucehu yüzlü idi. Şişman yüzlü, yumru yanaklı değildi. İki kaşının arası açık ve fakat kaşları birbirine karib idi. Çatık kaşlı değildi. Ve iki kaşının arasında bir damar vardı. Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzel ve büyücek idi. Gözlerinin akında az kırmızılık vardı. Levni ezher idi. Yani ne kireç gibi ak, ne de kara yağız, belki ikisi ortası ve gül gibi kırmızıya mail beyaz ve nurani ve berrak olup, mübarek yüzünde nur lemean inci gibi, abdar ve tabdar olup, söylerken ön dişlerinden nur saçılır ve gülerken fem’i saadeti, bir latif şimşek gibi ziyalar saçarak ne pek kıvırcık ne pek düz idi. Ve saçlarını uzattığı vakit, kulak memelerine kadar uzatırdı. Sakalı sık ve tam idi; uzun değildi. Ve bir tutamdan uzununu keserdi. Âlemi bekaya rıhlet buyurduklarında, saçı sakalı henüz ağarmaya başlayıp, başında biraz ve sakalında yirmi kadar beyaz kıl nazif, kokusu latif idi. Koku sürünsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan âla kokardı. Bir kimse onunla musafaha etse, bütün gün onun rayihai tayyibesini duyardı. Mübarek eliyle bir çocuğun başını mesh etse rayihai tayyibesiyle ol çocuk, sair çocuklar arasında mâlum vakit dahi pâk ve latifti. Ve sünnetli ve göbeği kesik olarak doğmuştu. Ve İnneke lealiyyü’l halikın azim. Hevası fevkalâde kavî uzakdan işitir ve kimsenin göremeyeceği mesafeden görürdü. Ve hep hareketi mutedildi. Bir yere azimetinde, acele ve sağ ve sola meyl etmeyip kemali vakar ile doğru yolunda gider ve fakat sürat ve suhulet ile yürürdü. Şöyle ki; adeta yürür gibi görünür, lâkin yanında gidenler sürat ile yürüdükleri halde geri nur ve melahat, sözünde selaset ve letafet, lisanında talakat ve fesahat, beyanında fevkalade belagat vardı. Beyhude söz söylemeyip, her kelamı hikmet ve nasihat idi. Herkesin aklı ve idrakine göre söz söylerdi. Güler yüzlü tatlı sözlüydü. Kimseye fena söz söylemez ve kimseye kötü muamele etmez ve kimsenin sözünü ve mütevazıydı. Haşin ve galiz değildi. Fakat mehîb ve vakur idi. Gülmesi dahi tebessümdü. O’nu ansızın gören kimseyi mehabet alırdı. Ve O’nunla ülfet ve müsahabet eyleyen kimse O’na canı gönülden âşık ve muhîb olurdu. Ehl-i fazl’a derecelerine göre ihtiram dahi pek ziyade ikram eylerdi. Lakin onları kendilerinden efdal olanların üzerine takdim beytine ve Ashabına güzel muamele ettiği gibi diğer halka dâhi rıfk ve lütuf ile muamele ederdi. Hizmetkârlarını pek hoş tutardı. Kendisi ne yer ve ne giyerse, onlara da onu yedirir ve onu giydirirdi. Sahiy ve kerim, şefik ve rahim ve halim ve vaadinde sabit ve kavlinde sadık idi. Hüsnü ahlakça ve akıl ve zekâvetçe bütün halka faik ve her türlü medh ve senaya sureti güzel, misli yaratılmamış bir vücud-u mesud ve mübarek idi. Allahümme salli aleyhi ve ala alihi ve sahbihi enbiyadan hulasa olunmuştur./ Hukuku imtiyazı mahfuzdur. / Matbuayı Osmaniyye’de tab El fekir, esseyyid, El Hac Ahmed Arif. 1304 Hicri Miladi 1883HİLYELERİN TEZHİBİHilyelerin tezhibinde en önemli malzeme altın ve boyadır. Önceki dönemlerde tezhipte tabii malzemelerden üretilen pastel renklerin çoğunlukta olduğu toprak boyalar kullanılmaktaydı. Altının dışında topraktan imal edilen boyalar mevcuttu. Bu sebepledir ki asırlar öncesinden tezhiplenen hilyeler günümüze kadar gelebilmiştir. Bugün tezhip sanatında genellikle hazır boyalardan yararlanılmaktadır. Altını hariç tutacak olursak, diğer tezhip malzemelerinin tamamı kimyevidir. Hattatlarımızın kullandıkları kâğıtlarda asit oranı oldukça fazladır. Bu da eserlerin ömürlerinin oldukça kısalmasına sebep olmaktadır. Günümüzde yapılan eserlerin ömrünün bir ya da bir buçuk asır olduğu belirtilmektedir. Hilyelerde dönemlere göre yapılan tezhip formları ve kullanılan renkler değişmektedir. Bununla birlikte mevcut hilye örneklerine baktığımızda zeminlerde siyah, mavi, lacivert nadiren kahverengi ve yeşil ve bu renklerin yakın tonlarının tercih edildiğini, çiçeklerde pastel renklerinin sarı, mavi, pembe kullanıldığını tezhibinde kullanılan çiçek ve yaprak motifleri müzehhibin yaşadığı asırdan izler taşır. XVI. yüzyıl klasik motiflerinin sonraki asırlarda kısmen de olsa terk edildiği, Lale Devri’nde lale, gül ve çiçek motiflerinin sıklıkla kullanıldığı, XIX. yüzyılda da Barok ve bunun bir çeşidi olan Rokoko üslûbuna hilyelerde yer verildiği görülmektedir. Günümüz tezhip sanatçıları hilyelerde sıklıkla tezhip sanatında doruk noktada bulunan XVI. yüzyıl klâsik tezhip motiflerini kullanılmaktadırlar. Beytullah’ın, Mescid-i Nebevî’nin ve Medine’nin kimi hilyelere minyatür tekniğiyle nakşedildiği dönemlerde olduğu gibi günümüzde de hattatlarımız hilyeleri en güzel bir şekilde yazmanın gayreti içerisindedir. Gerek yekpare gerekse parçalar halinde yazılan hilyeler, usta bir mücellidin tezgâhından geçerek murakkaa gerilmekte, ardından narin bir müzehhibin/müzehhibenin fırçasından damlayan altınlar, hilye levhalarını aydınlığın devam etmesi sanatseverlerin ortak asarda klasik sanatlarımızın itibarı daha da artacak; sanat ve sanatkâr hak ettiği yere Şerif hakkında birkaç menakıb* Hilye-i Şerif’i Yazan İlk Hattat Hafız Osman EfendiHafız Osman Efendi bir gece rüyasında, Resûl-i Ekrem Efendimizi görmekle şereflenerek aldığı emir üzerine, ilk defa levha şeklinde Hilye-i Saâdet’i yazdı. Bu hilyelerde Resûl-i Ekrem Efendimizin şemâil-i şeriflerini, mübarek yüzlerinin şekillerini, Hz. Ali’nin rivayetine göre tarif etti. Asırlarca elden ele, duvardan duvara dolaşan Hilye-i Saâdet levhaları, Cemâl-i Resûlullah’a âşık insanların yetişmesine vesile oldu. Onun mübarek şemâil-i şeriflerini geceleri rüyalarında, gündüzleri âşikâre gören bu mübarek insanlar Hattat Hafız Osman Efendiye binlerce duâlar gönderdiler.* Halife Hârun Reşid’e Sunulan HediyeRivâyete göre bir gün Halîfe Hârun Reşid’in huzuruna dilenci kılıklı bir zât gelip şöyle der* “Ey Melik! Sana öyle bir hediye getirdim ki; senden evvel gelen hiçbir melik onu görmüş mücevherlere sahip olmak ister misin?Halife meraklanır ve;* “Göster bakalım,” üzerine adam, sarığının içinden, katlanmış bir kâğıt çıkarıp uzatır. Kağıtta Sevgili Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri’nin hilyesi Onun sûret ve sîretini-vücut ve ruhyapısını anlatan bir yazı vardır. Hârun Reşid kâğıttaki satırları okudukça ferahlar ve fakire bağış üzerine bağış yapar. Her cümlede ayrı bir ihsanda bulunur. En sonunda da sırtında ki musanna çok güzel bir sanat eseri olarak dikilmiş kaftanını çıkarıp omuzlarına koyar ve onu zengin bir kişi olarak yolcu aşkına tutulmuş olan Halife, bütün gün elindeki kâğıtta yer alan satırları tekrar okur ve ezberler. Geceleyin Fahr-i Kâinat Efendimiz onun rüyasına girer ve kendisine şöyle der-“Ey Hârun! Hilyemi görüp sevindiğin ve onu sana getiren fakire sayısız ihsanlarda bulunduğun için, şimdi ben de şu haberi vererek seni sevindireceğim. Allah Teâlâ bana buyurdu ki”* “Ya Muhammed Hilyeni gören şâd mesrur, gönlü ferah olsun. Onu üzerinde taşıyan belâdan emîn olsun. Kıyamet gününde de cehennem ateşi ona haram olsun. O kişi ne bu dünyada, ne de ukbâda azap görmesin; dîdârımı Cemâlimi görmeye lâyık olsun.” Amin! Sitemizde bulunan film, videolar, film fragmanları ve diğer tüm videolar çeşitli paylaşım ortamlarında da bulunmaktadır. Sitemiz sadece vb. sitelerde eklenmiş ve paylaşıma açılmış videoları yayınlamaktadır. Serverımıza kesinlikle yükleme yapılmamaktadır. Bu yüzden Yeni sitesi hiç bir yasal hükümlülüğe tabi tutulamaz. İstenildiği takdirde hak sahipleri videoların kaldırılması talebinde bulunabilirler. 2013 • © • Tüm hakları saklıdır İletişim Hakkımızda

ve inneke le ala hulukin azim